Kalkın Darbe Oldu!..

“Aşk demişti yaşamın bütün ustaları
aşk ile sevmek bir güzelliği
ve dövüşebilmek o güzellik uğruna.
işte yüzünde badem çiçekleri
saçlarında gülen toprak ve ilkbahar.
sen misin seni sevdiğim o kavga,
sen o kavganın güzelliği misin yoksa…” (*)

Darbeye uykuda yakalanmıştık, “Kalkın darbe oldu!” Diyen babamın sesini duyduğumda henüz yirmili yaşlardaydım.
Kardeşimle ben yataklarımızdan fırladık önce salona ardından balkona çıkıp dışarıya baktık, her zaman kalabalık olan Aydın caddesi bomboştu dükkânlar kapalı sadece bizim gibi birkaç meraklı evlerinin balkonlarından caddeye bakıyorlardı. Caddenin ucunda bulunan Çınarlı Kahvenin önündeki yol askeri bir araç tarafından kapatılmış, tam teçhizatlı bir grup asker cadde ortasında duruyorlardı.
Radyoyu açmış olan babam Harbiye Marşı ile Hasan Mutlucan türküleri arasında okunan Milli Güvenlik Kurulu bildirilerini (emirlerini) dinliyor, okunan bildirilere bir anlam vermeye çalışıyordu. “Sokağa çıkma yasağı var”. Dedi.
Daha sonra pek çok insanın hayatını karartıp, gençliğimi elimden alacak 12 Eylül 1980 darbesi ile böyle tanıştım.

“Geçtiğimiz o ilk nehirlerden beri
suyun ayakları olmuştur ayaklarımız
ellerimiz, taşın ve toprağın elleri.
yağmura susamış sabahlarda çoğalırdık
törenlerle dikilirdik burçlarınıza.
türküler söylerdik hep aynı telden
aynı sesten, aynı yürekten
dağlara biz verirdik morluğunu,
henüz böyle yağmalanmamıştı gençliğimiz…”

Ardından üniversite hayatı, fotoğrafçılık merakı ile İstanbul sokaklarında dolaşarak fotoğraf çekme öyküm başladı. O günlerde, darbeyi yapanlar hariç, kimse ne olacağını ve neye mal olacağını bilmiyordu.
Darbeden bir yıl kadar sonra bir gün babam; “bunlar gidici değil” demişti. Haklı çıktı, Darbeciler, yaşamın tüm alanlarına planlanmış, sistematik bir şekilde saldırdılar ve toplumu yeniden düzenlediler. Ama bunu, insana dair ne varsa yok etmek amacı ile yaptılar.

“Saraylar saltanatlar çöker
kan susar birgün
zulüm biter.
menekşelerde açılır üstümüzde
leylaklarda güler.
bugünlerden geriye,
bir yarına gidenler kalır
bir de yarınlar için direnenler…”

İstanbul da yaşadığım yaklaşık on yıl boyunca gündüzleri fotoğraf makinemle geziyor, akşamları ise çektiğim siyah-beyaz filmleri yıkayıp baskı yapıyordum.
Hemen her Pazar Topkapı da kurulan bitpazarına gitmeyi alışkanlık haline getirmiştim, O zamanlar Sovyetlerden gelen siyah beyaz filmler ucuz fiyata satılıyordu, ben de hem alışveriş yapıyor hem de bu pazarı belgeliyordum, diğer zamanlarda ise İstanbul kazan ben kepçe gezip fotoğraf çekiyordum.

O yıllarda her şey mahallenin sokakların da olurdu,bundan dolayı da pek çok fotoğraf konusu vardı, çocuklar sokaklarda oynardı, mahallenin futbol takımı olurdu, kapı önlerinde oturulup laflanırdı, Seyyar satıcılar ellerinde defter mahalle de oturanlara veresiye satış yaparlardı, oğlanlar kızları sokaklarda görüp beğenirdi ama “bizim mahallenin kızları” da olurdu ve tabii ki mahalle de dillere destan aşklar olurdu. Yani, her şey sokaklarda olurdu…

Üniversiteyi bitiremedim, ticaret yapmak ile fotoğraf çekmek arasında gittim geldim, sonunda fotoğrafçılıkta karar kıldım.
Bugün darbeyi yapanların hayatta olanları yargılanıyor, eceliyle ölen her darbeci general için –tüh! bu da yargılanmadan gitti, galiba bunların yargılandığını göremeyeceğim- diyen birisi olarak bu günleri görmek için otuz yıl beklemem gerekti.
–Bu arada, yargılanmalarını sağlayan Referandumda, benim gibi ‘Evet’ oyu verenlere teşekkür ederim-

Ama Şairin dediği gibi;

“Ne gün batışı ölümlerin üzüncüne
ne tan atışı doğumların sevincine
ey bir elinde mezarcılar yaratan,
bir elinde ebeler koşturan doğa
bu seslenişimiz yalnızca sana
yaşamasına yaşıyoruz ya güzelliğini
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”

Tufan Dinarlı

(*)Adnan Yücel, “Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!”

Şiiri Mehmet Celal’in çok güzel bir yorumundan dinlemek için tıklayınız

Düşüncelerinizi Paylaşın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.